Bu sabah odamın kapısı
çalındığında uyku uyanıklık arasında bir halde idim. Yorgun bedenimi doğrultmak
o kadar zor gelmişti ki birden yaşlılık geldi aklıma. Korktum mu, evet korktum.
Ama yaşlılıktan değil ve yaşlanmak değil, hele ölüm düşüncesinin birden ruhumu
sarmasından hiç değil. Düşkün bir hale gelip başkalarına minnet etmek ve
başkalarının yardımını dilenmek nedense bana hep ölümden daha ağır gelmiştir.
Neyse ki hatrıma yıllar öncesinden yine bir beyaz önlüklünün söylediği sözler
geldi de rahatladım ve içten içe mırıldandım yine ; “ben zaten kırkı zor
görürüm”
Kapıyı açtığımda son bir
haftadır odama gelip benimle muhabbet
eden beyaz önlüklü yüzündeki tedirgin ifade ile karşımda duruyordu. Girmek için
izin istedi ve ben de pencerinin kenarında duran iki sandalyeden soldakini
göstererek oturmasını rica ettim. O yerine yerleşip, içinde neler yazdığı çok
da umrumda olmayan kağıtları dosyasından çıkartırken ben de yıkadığım yüzümü
beyaz havlum ile kurulayıp yatağıma yöneldim. İşine bir anlık ara verip karşısındaki
boş sandalyeyi gösterdi ve “lütfen böyle buyrun” deyip oturmamı istedi.
Elinde tuttuğu kalemi alt
dudağına yaslamış bir şekilde beyazdan ibaret odamı izlerken, saçlarım kadar
dağınık yatağımda bakışlarını sabitledi ve dün sana yazdığım sayfaya
yoğunlaştırdı. Elinde tuttuğu kalem ile işaret ederek ne olduğunu sordu. Ben de
sana yazdığım bir mektup olduğunu söyledim. Ama seni ona nasıl tarif ettiğim
konusunda şu an hiçbir fikrim yok. Tek hatırladığım verdiğim cevap karşısında
yüzünde acı bir tebessümün belirmesi idi.
Okumak için izin istedi fakat
bunu kabul etmedim. Hatta içten içe kızdım ona. Başkasına ait bir mektup nasıl
olur da bir başkası tarafından okunur. Sonra bu bir anlık kızgınlığımı tüm
beyaz önlüklülere genelledim. Daha dokuz yaşında iken komşu kızına yazdığım
mektubu bile o kızın okumasından utanmış ve verememişken, sana yazdığım
satırları bir başkasının okumasına izin nasıl verebilirdim ki.
Mektubu ne zaman göndereceğimi
sorduğunda ise dün akşamdan beri bunu düşündüğümü, bu sebepten bir türlü
uyuyamadığımı ve sabahki dağınıklığımın sebebinin de bu olduğunu söyledim.
Yüzüne takındığı o farkedilmemesi imkansız merak ifadesi ile sebebini
sorduğunda, bilmediğimi söyledim. Yüzündeki merak ifadesi, şaşkınlık ifadesine
dönüşmüştü. Bilmiyorum çünkü, ne adresini biliyordum ne vereceğin cevabın beni
mutlu ve tatmin edip etmeyeceğini. İkinci bilinmezlik ise daha geniş bir yer
kaplıyordu zihnimde.
Sandalyesine tekrar yerleşip bacak bacak
üstüne atıp konuşmaya başladığında bana bir anlaşma teklif etti. Buna göre, o
yazdığım mektupların sana ulaşmasını sağlayacak bunun karşılığında ise
mektupları okuma iznine sahip olacaktı benim tarafımdan. Şu ana kadar
karşılaştığım beyaz önlüklüler gibi zeki biriydi ve bir o kadar da acımasız.
Gözlerini gözlerime kilitlemiş ve avının içine düşmüş olduğu çaresizliği
keyifle izleyen mağrur bir avcı gibi duruyordu karşımda. Mecbur kabul ettim,
sana ulaşmanın bu acımasız beyaz önlüklüden başka bir yolu gözükmüyor şu anlık.
Ama bu yaptğını unutacağımı hiç sanmıyorum mağrur mektup avcısının…
Özetle, sana yazmaya devam
edeceğim…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder