10 Kasım 2014 Pazartesi

2. Yazı


                Bu sabah odamın kapısı çalındığında uyku uyanıklık arasında bir halde idim. Yorgun bedenimi doğrultmak o kadar zor gelmişti ki birden yaşlılık geldi aklıma. Korktum mu, evet korktum. Ama yaşlılıktan değil ve yaşlanmak değil, hele ölüm düşüncesinin birden ruhumu sarmasından hiç değil. Düşkün bir hale gelip başkalarına minnet etmek ve başkalarının yardımını dilenmek nedense bana hep ölümden daha ağır gelmiştir. Neyse ki hatrıma yıllar öncesinden yine bir beyaz önlüklünün söylediği sözler geldi de rahatladım ve içten içe mırıldandım yine ; “ben zaten kırkı zor görürüm”

                Kapıyı açtığımda son bir haftadır odama gelip benimle  muhabbet eden beyaz önlüklü yüzündeki tedirgin ifade ile karşımda duruyordu. Girmek için izin istedi ve ben de pencerinin kenarında duran iki sandalyeden soldakini göstererek oturmasını rica ettim. O yerine yerleşip, içinde neler yazdığı çok da umrumda olmayan kağıtları dosyasından çıkartırken ben de yıkadığım yüzümü beyaz havlum ile kurulayıp yatağıma yöneldim. İşine bir anlık ara verip karşısındaki boş sandalyeyi gösterdi ve “lütfen böyle buyrun” deyip oturmamı istedi.

                Elinde tuttuğu kalemi alt dudağına yaslamış bir şekilde beyazdan ibaret odamı izlerken, saçlarım kadar dağınık yatağımda bakışlarını sabitledi ve dün sana yazdığım sayfaya yoğunlaştırdı. Elinde tuttuğu kalem ile işaret ederek ne olduğunu sordu. Ben de sana yazdığım bir mektup olduğunu söyledim. Ama seni ona nasıl tarif ettiğim konusunda şu an hiçbir fikrim yok. Tek hatırladığım verdiğim cevap karşısında yüzünde acı bir tebessümün belirmesi idi.

                Okumak için izin istedi fakat bunu kabul etmedim. Hatta içten içe kızdım ona. Başkasına ait bir mektup nasıl olur da bir başkası tarafından okunur. Sonra bu bir anlık kızgınlığımı tüm beyaz önlüklülere genelledim. Daha dokuz yaşında iken komşu kızına yazdığım mektubu bile o kızın okumasından utanmış ve verememişken, sana yazdığım satırları bir başkasının okumasına izin nasıl verebilirdim ki.

                Mektubu ne zaman göndereceğimi sorduğunda ise dün akşamdan beri bunu düşündüğümü, bu sebepten bir türlü uyuyamadığımı ve sabahki dağınıklığımın sebebinin de bu olduğunu söyledim. Yüzüne takındığı o farkedilmemesi imkansız merak ifadesi ile sebebini sorduğunda, bilmediğimi söyledim. Yüzündeki merak ifadesi, şaşkınlık ifadesine dönüşmüştü. Bilmiyorum çünkü, ne adresini biliyordum ne vereceğin cevabın beni mutlu ve tatmin edip etmeyeceğini. İkinci bilinmezlik ise daha geniş bir yer kaplıyordu zihnimde.

                 Sandalyesine tekrar yerleşip bacak bacak üstüne atıp konuşmaya başladığında bana bir anlaşma teklif etti. Buna göre, o yazdığım mektupların sana ulaşmasını sağlayacak bunun karşılığında ise mektupları okuma iznine sahip olacaktı benim tarafımdan. Şu ana kadar karşılaştığım beyaz önlüklüler gibi zeki biriydi ve bir o kadar da acımasız. Gözlerini gözlerime kilitlemiş ve avının içine düşmüş olduğu çaresizliği keyifle izleyen mağrur bir avcı gibi duruyordu karşımda. Mecbur kabul ettim, sana ulaşmanın bu acımasız beyaz önlüklüden başka bir yolu gözükmüyor şu anlık. Ama bu yaptğını unutacağımı hiç sanmıyorum mağrur mektup avcısının…

                Özetle, sana yazmaya devam edeceğim…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder