10 Kasım 2014 Pazartesi

3. Yazı


                Bu sabah uyanıp yatağımdan kalktığımda güneşin şuaları henüz penceremden içeri girmemişlerdi. Pencere kenarındaki sandalyeye kurulup alacakaranlıktaki sonbahara hazırlanan bahçeyi seyrediyordum. Hem erken yatmış olmak hem de beyaz önlüklünün yazdıklarımı sana ulaştıracağını söylemesi bedenimin kuş hafifliği kazanmasına sebep olmuştu ve miskin miskin uyumayı kendime yakıştıramadım, içim sana dair umutlarla dolup taşarken…

                Pencere kenarında otururken çok zaman geçmiş olacak ki, odamın kapısı çalındı. Tahmin ettiğim gibi yine o gelmişti. Kapıyı açtığımda bu sefer izin istemeden içeri gidi, tepsi ile getirdiği iki fincan kahvenin kokusu tüm odaya yayılırken soldaki sandalyeye oturup, tepsiyi hemen sağındaki ahşap sehpanın üzerine koydu. Ben ise güneşin doğuşunu seyrederken yaşaran gözlerimin, göz kenarlarında oluşturduğu sertlikten kurtulmak için yüzümü yıkadım ve öyle oturdum karşısına.

                Kısa bir süre yüzümü seyretti, gözlerimin içine dikkatlice baktı ve sehpanın üzerinde duran fincanlardan biri bana doğru uzatırken, gece huzurlu bir uyku uyuduğuma, mutlu olduğuma sevindiğini söyledi.  Bilirsin, ben kahve içmeyi hele de sabahları hiç sevmem. Teşekkür edip, fincanı aldım, pencere kenarına koyarken dün vardığım kanıyı bu sefer ona ilettim ve kendisinin zeki biri olduğunu söyledim. Nerden anladığımı sorduğunda, insanların gözlerinin içine bakarak konuşanların saf bir zekâya sahip olduğunu söylediğimde, alt dudağını eğip, “ilginç bir tespit” dedi sadece.

                  Gözleri ile fincanı işaret ederek neden içmediğimi sordu. Sebebini söylediğimde ise çoğu insan gibi zihninin aynı düşünce mecralarında gezindiğini fark ettim. Hayatımın başlarında bende mi böyleydim bilmiyorum ama yaşadığım çocukluk döneminin keyfini ve sıra dışılığını hala daha hissettiğime göre hiç de sırdan ve basit düşüncelerle uğraşmadığımı tahmin ediyorum. Dünya üzerinde aklı ve düşünceyi saran o sıradanlık perdesini yırtabilen çok az insan var sanırım.

                Lisedeki felsefe derslerini hatırladım bir an. Hocamız “kavram” kelimesini izah ederken bizden ağaç göstermemizi istemişti ve biz de tüm öğrenciler olarak okul bahçesindeki çam ağaçlarını göstermiştik. Göstermiştik ama hocamızın itirazı ile karşılaştık. Bize dediği şey, onların ağaç olmadığı yani sadece ağaç olmadığı idi. “Çocuklar, onlar çam ağacıdır, ağaç değillerdir. İşte buradaki ‘ağaç’ bir kavramdır ve soyut olarak vardır ve genel bir mana ifade eder” demişti. Beynime yerleşen bu yeni bilgi ile bayramlık alınmış çocuk sevincini yaşadığımı hatırlıyorum. Bu derslerin birinde hocamız zeka çeşitlerinden bahsetmiş ve insanda baskın olan zeka çeşidinin farklılık göstereceğini söylemişti. Bunları daha önce konuştuğumuzda bana “senin içsel zekan çok yüksek galiba” demiştin. Haklıydın.

                Kim bilir belki de insanlar, IQ denilen sayısal zekaya çok fazla önem verdikleri için hep birbirlerine benziyordur. Belki de bu yüzden duygulardan ve hislerden bu kadar uzaklardır. Mozart, da Vinci, Michelangelo, Hafız veya Einstein arasında bir değer sıralaması yapsak hangisi önde olur, hangisi geride kalır buna kesin olarak karar veremeyiz, çünkü hepsi de zeki, hepsi de değerli insanlar. Fakat sahip oldukları baskın zekalarını keşfedip o yolda ilerlemişler sadece. Şimdiki insanların tek bir zeka çeşidine hapsolmaları bu yüzden hep saçma gelmiştir bana.

                Farkındayım, çok farklı konulara girdim ve belki biraz da sıktım seni. Kahve içmeyi sevmediğimi söylediğimde, nezaketen fincanı kabul ettim zannetti ama tam olarak öyle olmadığını söylediğimde göz bebekleri fark edilir biçimde büyümüştü. İçmesini sevmem ama kahvenin insanı rahatlatan bir kokusu var. O kokuyu içime çektiğimde, yıllarca kapı ve pencereleri kapalı kalmış izbe bir evin temiz hava ve gün ışığı ile buluşma ferahlığını hissediyorum.

                Yüzünün değişen çizgilerinden bir şeyleri düşündüğü belli idi ama o düşüncelerin ne olduğunu ne tahmin edebilirim ne de ona sorabilirim. Kendi kahvesini bitirdiğinde bugünkü sohbetimiz de bitmişti. Onunla konuşmak hoşuma gitmeye başladı.

                Yazacağım bir şey daha var ama yazımın kötüleşmesinden de anlayacağın üzere yoruldum. Onu da yarın anlatayım sana. Anlayışla karşılamanı umuyorum.

Zaten anlayışla karşılarsın…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder